Menu
Abone Ol

Dergimize abone olmak için

Nakşibendîlik Edebiyatı ve Necip Fazıl’ın Tasavvufî Eserleri (Giriş)

Necip Fazıl’ın tasavvuf edebiyatına, özellikle de Nakşibendîlik edebiyatına yönelik katkıları, herhangi bir ilim ve fikir çalışması olarak henüz değerlendirilmedi. Nakşibendîlik edebiyatı terkibi dahi, günümüz tasavvuf araştırmacılarınca meçhul yahud dile getirilmeyen, boşlukta bir ilim sahasıdır. Sözgelimi Bektâşîlik edebiyatı, Bektâşî şiiri1 gibi kavramlaştırmalar akademide kullanılır ve markalaştırılmaya çalışılırken, bizzat Nakşî çevrelerden olan akademisyenler ve yayıncılar dahi Nakşibendîlik …

Necip Fazıl’ın tasavvuf edebiyatına, özellikle de Nakşibendîlik edebiyatına yönelik katkıları, herhangi bir ilim ve fikir çalışması olarak henüz değerlendirilmedi. Nakşibendîlik edebiyatı terkibi dahi, günümüz tasavvuf araştırmacılarınca meçhul yahud dile getirilmeyen, boşlukta bir ilim sahasıdır. Sözgelimi Bektâşîlik edebiyatı, Bektâşî şiiri1 gibi kavramlaştırmalar akademide kullanılır ve markalaştırılmaya çalışılırken, bizzat Nakşî çevrelerden olan akademisyenler ve yayıncılar dahi Nakşibendîlik edebiyatını mesele olarak kategorileştirebilmiş ve bir ilim ve sanat sahası haline getirebilmiş değildir.2 Oysa Asya ülkelerinde hatta İran’da bu tabir kullanılmaktadır.

1908/1928’e kadar elsine-i selâse ile yani üç dil –Arabça, Farsça ve Türkçe- ile beslenen “edebiyat nesli, bu tarihle beraber görülmedik bir hızla kurudu, pörsüdü, döküldü; ve babadan oğula müdevver [devredilmiş] büyük ruhî muhteva, ateşte kalmış bir yemek gibi yandı, kömürleşti, bitti.”3 Arabça ve Farsça’nın önde gelen edebiyat verimleri Türkçe’ye çevrilmişse de, bizzat yazıldığı dillerde de okuyabilmek ve okutabilmek, Osmanlı’nın derin ve geniş kültürü olarak hemen her şehirde mümkündü. Sonra bütün kıymetlerimiz kuru, yandı ve kömürleşti.

Fakat bu arada Nakşibendîlik edebiyatının ilk büyük ve hacimli hamlesinin sahibi olan Hâce Muhammed Pârsâ (kuddise sırruhû) Hazretleri’nin keşifleri tahakkuk etti: “Âhirzamanda tarikatlardan Nakşibendîlik, mezheplerden de Hanefîlik kalır.”4 Şerdeki hayır olarak, tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından tahakkuk eden bu haber neticesi, bugün Türkiye’deki yaygın, istikametli-şeriata bağlı ve derin tasavvufî kültür tamamen Nakşibendîlik kaynaklarına dayanmaktadır. Fakat bu dayanış, bizzat o kaynaklarca istenen tecrid ve kalitede değildir.

Kalitenin en temel problemlerinden biri; bu eserlere yanaşacak insan şuurunun gelişmesini engelleyen sosyal şartlardır. Zira 1923 ile 1963 arası yarım asır, tasavvuf kültürünün en ufak emareleri dahi yasaklandığı için büyük bir kesinti yaşandı. Tasavvufî akıl ve duygu alışkanlıklarının sadece görgü olarak değil, bilgi olarak da intikali zorlaştı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri bu bahiste eğer tekkeler açık olsaydı çok sayıda velî yetiştirebileceği mealinde bir ifâdede bulunmuştur.

Bugün Türkiye’deki yaygın, istikametli-şeriata bağlı ve derin tasavvufî kültür tamamen Nakşibendîlik kaynaklarına dayanmaktadır. Fakat bu dayanış, bizzat o kaynaklarca istenen tecrid ve kalitede değildir.

Osmanlı’nın şu veya bu şekilde şeriatı tatbik ettiği bir zamanda, sadece tarikat amelleri ve marifet bilgileri ile meşgul olan Nakşîler, 20. asırla beraber, artık, itikadı iç ve dış çürütücülerin umumi saldırılarına karşı korumaya, Allah demenin yasak edildiği dönemde besmele öğretebilmenin kâr olduğu şartlara ve nihayet 1960’lardan günümüze Suud ve İran fonlamalı, rejim destekli operasyonel reformacılıklara karşı durmak zoru içinde olmuştur. Yüksek tasavvufa dair iklim, düşmanın her türlüsünün el ele vermesi ile yaşama imkanı bulamamıştır. Batıcı rejim, kuruluşunda ve hemen her devirde, resmî ağızlardan ve açık bir şekilde Nakşibendîliği içerideki baş düşman ilan etmeyi sürdüregelmektedir. Bugün de, Müslümanların cehaletlerinden, Nakşîliğin yüksek kültüründen habersizliğinden istifade ile bu politika güdülmeye, hatta televizyon dizilerine kadar taşınmaya devam edilmektedir. Bugün tarikat denilince hedef alınan sadece Nakşibendîlik’tir. Bu hususta Batıcı küfür rejimi, Vehhabî, Şiî ve sapkın, Ehl-i Sünnet dışı, sözde tarikatlar el ele ve ittifak halindedir. 

1200’lerde Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (kaddesallâhu esrârahum) hazeratı, zamanın ihtiyacı olarak beliren, İslâm’a nisbetle yeni bir temsil dili ve fikir örgüsü kurmaya ve bunu toplumun fikir çerçevesine yerleştirmeye muvaffak olmuşlar; Müslümanlar’ın alt ve yüksek sınıflarını aynı ruh birliğinin çeşitli kademelerinde toplamışlardı.  Hemen aynı şartların üstüne, Batı’dan gelen fikir saldırılarının da yaşandığı 19 ve 20. asırlarda, bu ihtiyaç doğru tespit edilip giderilmedi.5 Bu soğuk ve fırtınalı mevsimin istediği kıyafetin kimisi kolunu, kimisi beresini örüp işte bununla ihtiyaç giderilir dediği manzarada, ihtiyaç olan tamamlığı ve nizamı Büyük Doğu-İbda dili sağladı. Bu ipekten örgünün büyük temeli, dünya irfan yemişlerine yönelmeyi sağlayan, herşeyi tutan bir şey olarak varoluş hikmetini yani şeriatın batını olarak tasavvufu pergelin sabit ayağı olarak görmesi ve göstermesidir. Tasavvuftan, bilhassa Nakşîlikten süzülme fikirler, Büyük Doğu-İbda ile 1500’lerden beri biriken insan ve toplum meselelerinin çözülmesi noktasında bir ideolocya örgüsü mahiyet ve şeklini almıştır. Bu dilin fikir ağı her yükü kuşatıp taşıyabilmekte, zaman onu eskitememektedir. Tıpkı Yunus ve Mevlânâ hazretlerinde olduğu gibi. 

Büyük Doğu kitaplığı tasavvuftan gelen yahud tasavvufa götüren olarak baştan sona tamamen tasavvuf kitaplığı demektir. Bununla beraber doğrudan doğruya tasavvufun temel eserleri demek olan kitapların çokluğu, Necip Fazıl’ın pergelin sabitliğini sağlamayı ne kadar çok önemsediğini açıklamaktadır. 

Necip Fazıl’ın cumhuriyetin küfür buzluğunu eritmek ve İslâm inkılabına yol açmak adına Türkçe’ye kazandırdığı İslâm tasavvufunun temel eserleri vasfındaki eserlerden başlıcaları şunlardır: 

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’den (v.1624) Mektûbât-ı Rabbânî, Molla Câmî’den (v.1492)  Velîler Ordusundan 333 [Nefâhâtü’l-Üns], İmam Kastallânî’den (v. 1517) Gönül Nimetleri – El-Mevâhibü’l-Ledünniyye, Şeyh Safiyüddin Hazretleri’nden(v.14??) Reşahat – Can Damlaları, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nden (v.1943) er-Riyâzetü’t-Tasavvufiyye, Râbıta-i Şerîfe, Hal Tercümesi Risâlesi, Ruh Risâlesi  ve Keşkül isimli eserinden seçme sayfalar, Muhammed Nûri Şemseddin Nakşibendî Hazretleri’nden (v.1863) Risâle-i Murâkabe6, İbn Arâbî ve İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin farklı eserlerinden senelerce süren seçme parçalar. Bu eserler, Necip Fazıl tarafından sade Türkçe’ye çevrilmiş ve bir dünya görüşünün dili olarak özleştirilmiş ve manalandırılmıştır. Bunlardan Gönül Nimetleri hariç hepsi Nakşibendîlik edebiyatının temel eserleridir. Büyük Doğu’nun Cumhuriyet öncesini sonrasıyla pürüzsüz bir İslâmî çizgide birleştiren7 bir çizgi8 olmasını sağlayan temel kaynak eserler bunlardır. 

Birleştirme hadisesinin kaynak noktası, ruh kökünde yani bâtında gerçekleşmektedir. Bâtından [yani tasavvuftan] aldığı pay ile zâhirde [yani iş, oluş ve eserde] görünme9 hadisesin sosyal mücadeleye bakan yönüdür10 ki, Müslümanların devletleşmesi demek olan Başyücelik modeliyle, çizgiyi iki taraflı olarak ihyayı hedeflemektedir:

“İslâmiyet’in iki hâmîsi vardı. Zâhirini Osmanlılar; bâtınını Nakşî büyükleri muhafazâ ettiler. Onun için bazıları bu ikisine düşmandırlar.”11 Büyük Doğu, İslâm’ın Nakşî hâmîliğinin sözcüsü, fikircisi ve aksiyoncusu olmak cihetiyle bir çizgi sürdürücüdür. Bu cihetle Müslümanların yeniden devletleşmesi ve dünya hakimiyetinin sağlanması gâyeli fikir sisteminin temeli olarak tasavvuf kaynaklarının Türk irfanına kazandırılmasına öncülük etmiştir. Necip Fazıl’ın etkisi sadece kendi metinleri üzerinden olmamıştır. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel riyasetinde gerçekleştirilen tercüme faaliyetlerinde telkinleri ile rol almış, Doğu’nun en azından tahassüs edebiyatı kaynaklarının da tercümesini teşvik etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Kânûnî Sultan Süleyman Han ile pergelini takva noktasından çekerek, fetva noktasına alması yani takva surunun yıkılması, yani batından gelişin kesintiye uğraması, zamanla fetva surunun da yıkılmasına yol açmıştır. Nihayet gerileme, Sultan Mehmed Reşad devrinin bir huzur dersinde, Ahıskalı Ali Haydar Efendi (kuddise sırruhû) Hazretleri’nin, bütün devlet erkanını itham etmek için dile getirdiği “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler)le hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Mâide, 44) âyetindeki noktaya kadar varmış, çok kısa bir süre sonra da din ve onun bütün şiarı ortadan kalkmıştır. Başları yüce Müslümanlar, devletsiz yani hor ve öksüz bırakılmıştır.




“Ger hemî hâhî ki gerdî ser-bülend

Der tarîk-i Nakşibendî nakş-bend”

[Eğer başyüceliği dilersen, Nakşibendî tarîki üzere, -Allâh lafzını kalbine- nakışçı ol.]

 

Necip Fazıl, takvanın yeniden bünyeleştirilmesi adına çıktığı sosyal mücadele yolunda Büyük Doğu[yu], çizmeli ayaklarla dışımızdaki iklimlere doğru kaba ve nefsanî bir yürüyüş olmaktan ziyade, rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ince ve ruhanî bir sefer12 olarak görmüş, İdeolocya Örgüsü ve Özlediğimiz Neslin Vasıfları başta olmak üzere hemen her eserinde tasavvufun aşk, vecd, fikir, çile gibi temel kavramlarını merkeze almıştır.

Dolayısıyla Büyük Doğu-İbda, İslâmiyet’in hem zâhirini hem de bâtınını fikirde himâye etmeye, korumaya ve hakim kılmaya çalışırken, tasavvufun yerini doğru konumlandırmak, şeriatten hakikate13 gidecek şekilde tasavvuftan istifade etmekle, İslâm dünyasındaki 20. asır “fikir ve kurtuluş” hareketlerinden bariz bir şekilde ayrılmıştır. Diğerleri, bırakalım İslâm ilim, tefekkür ve tahassüsünün zirvesi olarak tasavvufu pergelin merkezine almayı, oluşturulacak dairenin dahi dışına itmiş14 yahud tasavvufu merkeze alıyorum derken ilhad, şirk ve küfür gibi hallere bulanmıştır.

Büyük Doğu-İbda’nın bir medeniyetin te­mel şartı olan üst dil kuruculuğundaki en temel noktalar, tasavvufî eserlere yönelişte edebe riayeti, hikmetlerin açılmasını misallendirmesi ve yeni temsiller ile kavramlar geliştirmesidir. 1200’lerin bir menkıbesinin, 1700’ler ve sonrası için nasıl manalandırıldığına –çok müşahhas da olsa- şu örnek gösterilebilir:

 

“Hazret–i Peygamber kendisine [Kübrevî şeyhlerinden Mecdüddîn Bağdâdî (v.616-1219)] nereye gitmekte olduğunu soruyor ve ‘Garp illerine…’ cevabını alınca şu harikalar harikası cevabı veriyorlar: 

– Garp illerine hiç bir masum ayak basmadı. 

Bu ifadede, Batının, o günkü ve bugünkü bütün mânası saklı…”15

 

Bu iktibastaki son cümle esasen Molla Câmî Hazretleri’nin Nefâhâtü’l-Üns isimli eserinde yer almamaktadır. Necip Fazıl buradaki bir cümle ekleme ile velî sözünden nelerin süzülebileceğini ve nasıl süzüleceğini misallendirmiş olmaktadır.

Fakat maalesef, Büyük Doğu kitaplığının oluşumu ve temel kaynak olarak aldığı Nakşibendîlik edebiyatı, ilmî bir tahkikle ele alınmadığı için bu tür ince nüktelerin farkına varılmamaktadır. Nefâhâtü’l-Üns’ün ilmî bir tahkiki ancak 2019 yapılabildi ve maalesef henüz basılmadı. Ki bu çalışma da esâsen doğrudan bir Nefâhât çalışması değil, Türkçe tercümesine dairdir.16

Bu yazımızda meseleye giriş yaptık. Allah’ın izniyle sonraki yazılarımızda da Nakşibendîlik edebiyatının Büyük Doğu kitaplığındaki yerine dair kalem denemelerinde bulunmaya çalışacağız.

admin

admin